Genç İşsizler Saatli Bomba!

Avrupa’daki krizden, Kuzey Afrika’daki patlamalara, Türkiye’deki Tekel direnişine kadar pek şeyi Serkan Öngel ile analiz etme şansı bulduk.
Önce işsizlik konusundan başlayalım. İktidar bu konuda neler yaptı ve nasıl değerlendiriyorsun bu politikaları?
En önemli sorunumuz. İşsizlik 2001 krizinden sonra yükseldi. Genelde yüzde 10’un altında bir seyri vardı. 2008 kriziyle birlikte yüzde 15’lere tırmandı. Burada temel dinamiklerden biri de ‘genç işsizlik’ Çünkü gençlerde işsizlik oranı, herkes için olan oranın yaklaşık iki katı düzeyinde.
‘Genç’ derken tam olarak hangi grubu kast ediyorsun?
19-25 yaş arası insanlar. Ama daha geniş kapsamlı araştırmalar da var işsizliğe dair. Mesela 2009 yılında TÜİK’in bir araştırması 19-35 yaş arası işsizliğe dairdi. Bu oranlar çok kaygı verici boyutlarda. AKP hükümeti işsizlikle mücadeleyi işsizliğin yapısal bir sorun olduğundan hareketle, bunu kabul eden ve belli düzeyde tutmak maksadı olan bir yerden ele alıyor.
Çeşitli dönemlerde AKP tarafından (Avrupa ile kıyaslayarak) kriz döneminde çok ciddi artışların yaşanmadığı söyleniyor.
Evet ama bu söylem nereye oturuyor?
Zaten Türkiye’de işsizlik oranları Avrupa’nın çok üzerindeydi. Avrupa’da da çeşitli ülkelerde işsizlik oranları bizim seviyemize ulaştı. Yunanistan kriz dönemiyle birlikte bizim oranlarımızı yakaladı. AKP hükümeti temelde işsizlikle mücadeleyi işsizlik rakamlarında düşüklük olarak algılıyor. Temelde işsizlikle mücadele etmekten çok işsizlik rakamlarını nasıl daha düşük gösteririz diye düşünüyorlar.
Güvencesizlik İstisna Değil Kural Oldu
Bunu nasıl yorumlamalıyız?
Kısmi süreli çalışma biçiminin yaygınlaşması için çaba sarf ediyorlar. Torba Yasa’da da bunu yapmaya çalışıyorlar. Çeşitli mesleki eğitim faaliyetleriyle bunu sınırlandırmaya yönelik çalışmaları var. Yapılmaya çalışılan “insan onuruna yaraşır iş” dediğimiz ILO standartlarıyla belirlenmiş bir çalışma yaşamı yerine daha çok kuralsız, güvencesiz, kayıt dışı sektörlerde alabildiğine esnek bir çalışma yaşamı öngörülüyor. Bu da çalışanlar için yıkım anlamına geliyor. Bildiğimiz anlamda kurallı, güvenceli işler giderek azalıyor. Zaten AKP hükümetinin istihdam stratejisinin temelinde yatanı; kamudaki düzenlemelerinden de yakından takip edebiliyoruz.
İktidara geldiğinden bu yana iki önemli sektör önemli olarak görülebilir. Biri eğitim ve biri sağlık. Eğitim alanında 450 bin kişiyi istihdam etmişler. Bunun sadece yüzde 30’u kadrolu, yüzde 15’i sözleşmeli, geri kalan 225 bin kişi de ücretli öğretmenlik, vekil öğretmenlik gibi kısmi zamanlı çalışan; normal öğretmenlerin 3’te 2’si kadar para alabilen, sigorta primleri 18 – 20 gün üzerinden yatan “atipik” bir istihdam biçimiyle karşılanmış durumda.
Çoğunluğu geçici olarak kamuya dahil edilmiş. Ataması yapılmayan öğretmenler çok ciddi bir sayıda ve sorunları çok büyük. Sağlık sektöründe dönüşüm progamı çerçevesinde 130 bin civarında personel alınmış. Bunun neredeyse yüzde 90’ı taşeron eliyle gerçekleştirilmiş. Artık kamuda gerek eğitim, gerek sağlık alanında taşeron uygulaması ya da atipik istihdam biçimleri istisna değil kural haline getirilmiş. Bu aslında AKP hükümetinin istihdam alanına nasıl yaklaştığını, çalışma yaşamını nasıl algıladığının işareti. Yine 4-C sıkıntısı: Özelleştirme sürecinde insanlar ciddi mağduriyetler yaşadı.
Tekel direnişi ile o mağduriyetler daha görünür hale geldi. Tamamen güvencesizlik ve taşeronlaşma üzerine kurulmuş bir çalışma yaşamı öngörüyorlar. Bunun da özellikle ilk hedefi gençler. Çünkü bu uygulanan politikalar aslında genç işsizliğinde ciddi artışlara yol açmış durumda. Çözüm noktaları sermayenin talepleri. Sermaye çevreleri Avrupa Birliği’ndeki esnek çalışma modellerinden kendilerine model arıyorlar. “Esnek güvence” mesela…
İşsizlikle mücadele konusunda özellikle mesleki eğitimin aktif bir şekilde kullanılması Kore’den alınma bir model. Yani sermaye ve onun aslında politikalarının direk uygulayıcısı durumundaki AKP hükümeti saldırıyı dünyadaki ya da Avrupa’daki çeşitli modellerden alıyor. Mesela İspanya modeli denenmişti esnek güvence konusunda. Şu anda İspanya işsizliğin en yüksek olduğu ülke.
AKP’nin özellikle genç nüfusu işsiz bırakacak politikalar yürütmesi nasıl bir duruma yol açar? Avrupa’da birçok ülkede başını genç işsizlerin çektiği direnişler yaşanıyor. Can yakıcı sonuçlar doğurabilecek bir şey değil mi?
Temel beklenti sermayenin rekabet edebilirliği noktası. Bu odaklanma çevre standartlarını, ekolojiyi, insan yaşamını, iş sağlığı ve güvenliğini göz ardı etmesine yol açıyor. Dünyanın başka yerlerinde bu tip sıkı politikaların ciddi isyan ve ayaklanmalar çıkardığını biliyoruz. Yakın dönemde oldu daha öncesinde de çeşitli dönemlerde yaşandı. Ve son zamanlardaki orijinini genç işsizlerin ve özellikle üniversiteli işsizlerin oluşturduğu bir ayaklanma.
Devrimler Çağı Mı?
Biraz son zamanlarda Kuzey Afrika’da ve oradan sonra Ortadoğu’da patlak veren direnişlerin ekonomik bağlamından bahsedelim mi?
Temelde baktığımızda ayaklanmaların arka planında yatan temel dinamik özellikle genç işsizliğindeki artış. Özelikle üniversiteli işsizlerin sıkıntıları olduğu görülüyor. İlk hareketlenen Tunus’ta fitili ateşleyen üniversite mezunu ve yıllardır tezgâhtarlık yakan bir gencin kendini yakmasıydı. Sürdürülebilir işsizlik ve yoksulluk istiyor sistem. Çünkü işsizlik aslında emeğin hakkının gasp edilmesi için uygun bir zemin yaratıyor sermayeye. Dolayısıyla bunun sürdürülemezlik aşamasına geldiğini görüyoruz.
Rekabet süreci ve ülkelerin birer birer çokuluslu şirketlerin taleplerine boyun eğer durumda olması direnç noktalarını zayıflatıyor. Bu da yeni isyanların -devrimler çağının belki- yeniden açılması anlamına geliyor belki. Devrimler bitmişti, ama yakın zamanda arka arkaya patlayan ciddi devrim diyebileceğimiz süreçler yaşanıyor. Tabii ki halkların devrimi ellerinden çalınabilir, karşı devrim de kazanabilir ama bu onların devrim olma vasfını ortadan kaldırmaz. Yaşanan çok açık bir devrim sürecidir.
Yakın bir süreçte daha da örneklerini göreceğiz. Krizin en ağır yaşandığı yerler özellikle geçiş ülkeleri. Eski sosyalist ülkeler yani. Oralarda olası ciddi patlamalar yaşanabilir. Kuzey Afrika’dakinden bile daha ciddi olabilir sonuçları. İşsizlik olgusu sistemin bugün en zayıf halkası yani. Buradan fitillenecek ateş çok ciddi etkiler yaratacaktır.
Türkiye’de?
Türkiye’de işsizlik oranı resmi olarak yüzde 11. Başarı olarak sunulmak için çok yüksek bir oran. Bizim rakamlarımıza göre ise 2.8 milyon sayıda resmi işsiz, 2 milyona yakın da iş aramayanlar ve işsiz sayılmayanlar var. İşsizlik rakamını en büyük gizleyen faktör umudu kesik işsizler. Bunun yanında da işinden memnun olmayan, 1 saat olsa bile çalışma yaşamında görünen -AKP hükümetinin ‘işsizlikle mücadele’ adına sayısını artırmayı hedeflediği gizli işsizler var.- Bu işsizliğin gizlenmesi anlamına geliyor. Bunları dahil ettiğimizde işsizlik sayısı yüzde 21’lere kadar çıkıyor.
Kadınlar Nasıl Kayıtlı Çalışacak?
İş yaşamında kayıt dışı konusunda yeterli önlemler alınıyor mu?
Çok fazla hak gaspı içeriyor çalışma tipleri. Evden ve uzaktan çalışma torba yasada gelen tepkiler üzerine çıkarılmıştı. Hangi şartlarda çalışacakları belli değil. Mevcutta zaten yaygın olan bu çalışma tiplerinin yasaya konulması aldatmacadan ibaret. Özellikle kadınlar iş gücüne evden çalışma tipiyle dahil oluyorlar. Büyük oranda kayıt dışı çalışıyorlar. Bu işçilerin kayıt altına alınmaları demek kendi cepleri üzerinden alınmaları demek. Ve gelirlerinde düşüşe neden olacak. Belki geliri olmadığı göründüğünden ücretsiz sağlık sisteminden faydalandığı için bu uygulamayla Genel Sağlık Sigortası’na prim ödemek zorunda kalacaklar.
Zaten AKP hükümetinin bugünkü kayıt dışı çalışma ile mücadele başlığı altında yaptığı çalışma; kayıt dışının maliyetlerinin ortadan kaldırılarak kayıt dışının yasal bir statüye kavuşturulmasıdır. ‘Kayıt dışı’ maliyetleri aşağı çekmek adına uygulanan bir yöntem bugün. Kayıt dışıyı kayıt altına alma çabaları işverenlerin sosyal güvenlik primleri yükümlülüğünün ortadan kaldırılmasına dayanıyor.
İşsizlik fonundan karşılıyorlar değil mi?
Sosyal güvenlik sistemine işveren prim katkısı diye bir ödeme var. Zaten hükümet işverenlere prim indirimi getirdi. Bunu hükümet hazineden karşılamayı üstlendi. O yüzde 5’lik primi hükümet Sosyal Güvenlik Kurumu’na ödüyor. İşçilerin herhangi bir primi konusunda son derece acımasız olan davranan hükümet, işverenlerin primi söz konusu olduğunda ciddi kaynaklar ayırabiliyor. Bu benim kendi hesabımla aylık 500 milyon TL’ye tekabül ediyor. Yıllık 6 milyar TL’ye tekabül eder. Devasa bir rakam.
Nasıl bir rakam bu?
Mesela şu an işsizlik fonunda faydalanan kişi sayısı 170 bin kişi. Ve bunlara aylık ödenen toplam para 60 milyon TL civarında. Ama buna karşın hükümet hazineden 500 milyon TL’yi işverenler adına Sosyal Güvenlik Kurumu’na veriyor. İşsizlik fonunda şu ana kadar devasa bir para birikti. Bunun yaklaşık 14 milyar TL’si harcandı, sadece 4 milyar TL’si işsizlere ödendi. Geri kalan 10 milyarın 9 milyarı hükümetin hazinesine aktarıldı.
İşsizlik Maaşını Kimler Alabilir?
İşsizlik maaşından nasıl yararlanılıyor?
İşsizlik maaşından bu kadar az kişinin faydalanmasının sebebi, bunun için şartların çok zor olması. Hükümet çok az bir değişiklikle işsizlik maaşından yararlananların sayısını 1 milyona çıkarabilir.
Nedir işsizlik maaşından faydalanabilmenin koşulları?
Haksız bir nedenle işten çıkartılmış olman lazım. Son 3 yıl içinde en az 600 günlük priminin yatmış olması lazım. Son 4 ayda primlerin kesintisiz yatmış olmalı. Bu şartları yerine getiremiyorsan işsizlik maaşından faydalanamıyorsun. Birçok insanın primi eksik yatırılıyor işveren tarafından.
Çağrı Merkezlerinde Çalışma!
Devletin çağrı merkezi hizmetleri artık taşeron firmalarca yürütülüyor. Bu nereye varacak, işçiler açısından koşulları nasıl etkileyecek? Bu şirketler de giderek büyüyor…
Her alanda ciddi bir taşeronlaşma süreci var. Bunun zeminini hazırlayacak uygulamalar da bulundu. Mesela özel istihdam büroları buna zemin hazırlayacak bir düzenleme olarak gündeme geldi. Veto yedi ama hala hükümetin gündeminde, seçim sonrasına ertelenmiş durumda. Kıdem tazminatları ve asgari ücret uygulaması gibi…
Maliyetleri dışsallaştırmak şirketlerin ve hükümetin genel stratejisi durumunda. AKP, devlet yönetimini şirket idaresi gibi algılıyor. Torba Yasa’da buna dair bazı düzenlemeler geçti. 10 yılı aşkın süre özel sektörde deneyimi olan kişiler kamu kesiminde yönetici olabilecek. Bunun anlamı özel sektör zihniyetinin kamuda hakim olması demek. Maliyetleri dışsallaştırıyorlar ve buna olanaklı olan sektörlerde sürekli olarak yeni şirketler açılıyor. Bu şirketlere kaynak aktarılıyor.
Çünkü taşeronun temel işlevi bir aracılık faaliyeti ve bu faaliyette işçiye gidecek kaynağın taşeronların cebine gitmesi sağlanıyor. İşçilik statüsü olarak da oldukça farklı ve hak ihlalleri içeren bir biçim olarak biliniyor. Taşeron uygulamaları genelde kayıt dışının yoğun olduğu, daha denetimsiz alanlar. Kamuda kayıt dışı istihdam artık daha mümkün. Özel sektörle kamu sektörü arasındaki temel ayrım kamunun toplumun görünür yüzü olması. Dolayısıyla kuralsızlığın daha fazla sırıtacağı bir alan. Özel sektörde ne kadar denetim yaparsanız yapın kurallardan kaçma yöntemleri çok daha fazladır. Oysa kamuda bunu yapabilmenin çok olanağı yoktur.
Diyalog Değil, Dayatma Var!
Sendikalaşma işçiler açısından giderek zorlaşıyor. Sendika Yasası ve baraj konusu hakkında da bilgilendirme yapar mısın?
Türkiye uzun zamandır bu konuda kara listede. ILO’nun çalışma ilkelerine dayanmıyor. Türkiye’de sosyal diyalog mekanizması denen bir mekanizma var dünyanın her yerinde olduğu gibi. Sosyal diyalog mekanizması; işverenlerden, işçi temsilcilerinden ve hükümet temsilcilerinden oluşan mekanizmalarla emek alımıyla ilgili düzenlemelerin yapılmasına dair bir mantığa dayanıyor. “Ekonomik Sosyal Konsey” diye anayasal bir muhteva kazandı en son.
Sosyal diyalog mekanizmasına biz eleştirel bakıyoruz çünkü diyalog eşit taraflar arasında olabilecek bir mekanizma. Halbuki Türkiye’deki çalışma yaşamında, bu kadar hak ihlalinin olduğu bir ortamda diyalog değil, dayatmalar gündeme geliyor. Hükümet de bunu işine geldiği zaman kullanıyor. İşi; ‘sosyal diyalog taraflarını topladık, taraflar anlaşamadı’ şeklinde açıklıyor.

Mesela Torba Yasa’da hiç sosyal taraflara danışmadılar! Dolayısıyla burada ikircikli bir tutum var. Avrupa Birliği üyelik koşullarından biri de ILO normlarının uygulanması. Bu nedenle açılamayan maddelerden biri ‘Sosyal Politika ve İstihdam’ başlığı. Bu başlığın açılabilmesi için bu yasanın çıkması gerekiyor. Hükümet genelde her yıl ILO Konferansı yaklaştığı dönemde bunları gündeme getiriyor. Ama 2 yıldır Sosyal Güvenlik Kurumu verileri açıklandığında gerçek işsizlik oranları açığa çıkmış oluyor. Bunun anlamı da pek çok sendikanın baraj altında, yetkisiz kalması anlamına geliyor.
Yasanın çıkması da bir şekilde erteleniyor. Anlaşılan o ki; bu yasayı çıkartmamak konusunda bir irade özellikle işverenler tarafından dayatılmış durumda. Çünkü Türk-İş sendikal bürokrasiyi temsil ediyor ve tabanda ciddi bir yöneliş olacağı ve kendi altının oyulacağını düşünüyor. Önce Torba Yasa İstihdam Strateji Belgesi’nde yer alan ve aslında “sendikasızlaştırma”nın zemini olacak uygulamaları hayata geçirdikten sonra bu hakları vermeye niyetli odluklarını düşünüyoruz.
Ama çeşitli dirençlerle karşılaştıklarında geriye çekiliyorlar ve eğer AKP hükümeti yine iktidarı güçlü bir şekilde alırsa bu yasaların teker teker geçeceğini, Türkiye’de sendikal özgürlüklerin, güçlü sendikalaşmanın önünü kesebileceğini düşünmek mümkün. Çünkü bu yasalarla sendikalı olmak imkansız hale geliyor. Yani; esneklik uygulamaları, atipik istihdam biçimlerinin yaygınlaşması, özel istihdam büroları, kısmi zamanlı çalışmanın yaygınlaşması gibi konular ciddi şekilde sendikasızlaştırma politikaları. Ama sendikalar doğru stratejilerle yaklaştıklarında bu saldırılara karşı yeni ivmeler de yakalayabilir tabii… Ki dünyada bunun örnekleri var.
Benzer Yazılar: Benzer yazı yok.
Kategori:: Dernekten • Hukuk • Kategorilenmemis







